Yeni albümüm “Milât” ile ilgili olarak bir gazeteye röportaj verirken “Diday diday day” ne ise “Dongi dongi” de o’dur dedim.

İyi oldu galiba..

“Dongi dongi” 2002 yılında yayınlanan “yol” isimli albüm içindeki şarkılarımdan biri.

Dile kolay, on sene geçmiş üzerinden ama hala bu şarkı hakkında soru soruluyor, aynı “İzel çelik Ercan niye ayrıldı” sorusu gibi. Sorulara, hatırlamalarımıza sebep olan işler demek ki aklımıza gayet güzel takılmış

Şenay Yüzbaşıoğlu’nu düşündüm. Nur İçinde yatsın. Bir şarkı söylerdi;

Honki ponki torino, Çalala bimbo kozizo,

muşi muşi popopo, çiki çiki çayne çikikattoo

 

Sonra şöyle devam eder sözler;

 

Hiçbir anlamı yok bu sözlerin
Sadece rahatlamak için söyledim

Sen de mi öğrendin, aferin!
Haydi gel beraber söyleyelim.

Hiçbir anlamı yokmuş bu sözlerin, sadece rahatlamak için söylemiş nur içinde yatsın Şenay Yüzbaşıoğlu.

Bir müzisyen, işini ne için yapar ki?

Mutlu olduğu şeyi yapar müzisyen. Huzur bulduğu şeyi yapar. Rahatlamak ister. Kimse için değil. Kendi için. Kendi kalbinde huzur bulur ve kalbinin iç odalarında sessizce, sesleri düşünür.

Ve kimsenin göremediği o inanılmaz alanda, hayalinde, o sesleri bir taslak olarak organize ettiğinde,  en güzel olduğunu düşündüğü anda projesini paylaşır.

Dinleyenler ise bir eseri, kendilerinde bir duygu yarattığı için sever.

Bu nokta çok önemli. Burayı çok önemsiyorum..Türkiye’de sanat tartışmasında göz önüne alınması gereken kıstas bu;

Duygu yaratmak!

Şarkılar, duygunuza tercüman olmuyor mu? Ya da hangi dalında olursa olsun, sanat duygularınıza tercüman oluyor mu?

Maçlarda iş dara düşünce niye toplumu harekete geçirici, güç ve kudret vereceğine inanılan melodiler söyleniyor?

Kandillerde bir tür müzik bizim içimizde neden belli duyguları uyandırıyor?

Hüzünlü bir anda neden bir ağıt sizin içinizi dağlıyor da “tombul tombul memeler” söylemiyorsunuz?

Ya da klasik dediğimiz yılların bize verdiği şarkılar neden klasik olmuş? Neden unutulamamış? Neden söylenildiği anda sizin tüm belleğinizi bir anda tadı tuzu ile anılarınızda kalan o ana, hem de capcanlı, dipdiri bir şekilde götürebiliyor?

Sanat duygu yaratır.

Sizi, size hatırlatır, size sizi gösterir. En kıymetli aynadır.

Kim bilir, sanatçı belki de bu anlamda Ağustos böceği gibidir.

Hep şarkı söylemek ister. Belki de başka hiçbir şeyi kafasına takmak istemez.

Ama meşhur hikâyeyi bilirsiniz, karınca, Ağustos böceğini hiç rahat bırakmaz.

Belki de belimizi büken şey, aklımıza sıkıştırılmış zip dosyayı gibi zımbalanan şey, küçüklüğümüzde anlatılan “Ağustos böceği ile karınca” hikâyesi?

Bize anlatılan meseller gibi mi olmalıyız? Yoksa bize anlatılan mesellerin sınırlarını da mı aşmalıyız?

Yarın ömrü var mı bilmeyen karıncanın, her yaz, deli gibi kışı düşünmesi dahice bir fikir mi yani!

Bir kere de yazın tadını çıkar be!

Her yaz, kışı düşünmekten kendin kafayı yedin,  ne kendine rahat verdin ne de başkasına!

Karınca kafayı yemiş olamaz mı?

Yarına çıkması garanti olmayan, ömrünün ne zaman biteceğini bilmekten aciz olan aklın, başkalarının hayatını organize etmeye kalkması biraz tuhaf değil mi?

Karıncanın düştüğü hale düşmemek, Ağustos böceğine bakacağına kendi haline bakmak lazım.

Dongi dongi, beklenmeyen bir tarz idi. Honki Ponki gibi. Ritmik müzikli sözler.

Ten na, dir na ten teneni teneni teneni gibi.

Müzik de vardır bunlar.

MFÖ yapar bunu sıklıkla.

Mazhar abi üstatdır bu konuda.

“Diday diday day” der, “Sude” der, “Ali desidero” der ve çok da güzel yapar bu işi.

Bence hepsi de harika şarkılar ve sözleri de müzikleri de çok güzel. Ama şarkı da geçen “dongi dongi” kelimesinin isimlerinin hiçbir anlamı yok. Tıpkı Honki Ponki gibi.

Diday diday ne ise, Dongi dongi odur.

Konu müzik ya da sanat değildir “dongi dongi” de değildir.

Konu aklın hangi pozisyonda çalıştığıdır. Aklımıza hangi elbiseyi giydirerek çalıştırıyoruz? Aklımıza giydirdiğimiz elbise güzel mi?

Estetik mi?

İnsan aklı çiçek de koparır ve bundan haz duyar, çiçek de yetiştirir bundan haz duyar.

Aklımız çiçek yetiştiren akıl mı, yoksa çiçek kopartan akıl mı?

İçim sızladı, Şenay Yüzbaşıoğlu’nun cenazesini seyrettiğimde. Ve çok üzüldüm..

“Sev kardeşim” diye yeri göğü inleten, tüm eski filmlerde içimizi ısıtan o sımsıcacık ses “Honki ponki yapıp “sadece rahatlamak istedim” diyen ses yanlızdı..

Ne yazık ki fark edilemeyen şu idi ki, onun görüntüsü altında yalnız bırakılan o değil, onun insan seven sımsıcak insancıl düşünce biçimi idi.

Bu düşünceyi yalnız bırakan akıl formu ise, şarkısı ile bizi “rahatlatmak isteyen” aklı anlayamadı, kavrayamadı ve sahip çıkamadığı için, rahatlayamadı bir türlü, huzursuz kaldı.

Eğer o görüntü, o isim, o kişi altında saklanan düşünceye, ilkeye,  sahip çıkılsaydı, “sev kardeşim” dediğinde herkes sevebilecek, affedebilecek kadar büyük bir yüreğe sahip olsaydı ve ülkemiz bu dünya görüşünü şiar edinseydi acaba 12 Eylül öncesinin kardeşi kardeşe kırdıran acılı günleri yaşanır mıydı?

“Pop” denilen işletim sistemi, düşünce biçimi,  işini yaparken bir şeyi kullanarak yapar bunu, bir söz ya da eşya ya da bir duyguyu kullanarak yapar. Yani sizin de görebileceğiniz örnekler üzerinden hareket eder.

Bu yapılırken kolay hedefe gitmek için herkesin ortak dilini kullanır. Aşk gibi.

Ama orada bir sorun oluşur.

Herkesin yaşadığı aşk duygusu aynı değil ki?

Leyla ile mecnun da aşk yaşadı,  şimdi mahkemede boşanan da aşk yaşadı.

Sanat bunu yapmaz, sanat ile pop yan yana olmaz.

Pop tarzı başkadır, sanat tarzı başkadır.

Pop geçicidir, sanat kalıcıdır.

O zaman sanatçı, işini herkesin yaşadığı “zevkler ve renkler tartışılmaz” alanına bırakamaz. Bırakmamalıdır. Bence bu bir zorunluluktur.

Soyuta çekilir.

Aşk gibi bilinen bir söz üzerinden gitmez. Gitmez ki dinleyen, bildiği zannetiğine değil de bilmediğine doğru yönlensin.

“Diday diday day” der..

“Honki Ponki” der..

Sanatçı, müzisyen ya da sanatçı adayı, kötü bir şey yapın demiyor, çalın demiyor, ırza geçin demiyor, vergi vermeyin demiyor, ahlaksızlık yapmıyor.

Barış diyor.

Sevmek diyor.

Ana-baba diyor.

Mutluluk diyor.

Huzur diyor.

Geleneğimizdeki en güzel sözleri söylüyor.

Siz onun ne dediğine değil, hayal denilen o muhteşem âlemde düşündüğüne giydirdiği elbisenin, sizin önünüze kelimeler, sözler, müzik, sinema, tiyatro, resim, heykel olarak gelen elbisenin nasıl olduğuna bakın!

“Çünkü o size “Başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin” diyecek. Kendisi öyle olmasaydı söyleyemezdi.

Yani karınca olma, ağustos böceği ol, başkalarının ne dediğini bırak, kendine bak diyor şarkı. Ama şarkı sözlerinde ne karınca var ne de ağustos böceği var!

İşte hayal bu!

Ama bakın bizi şu anda düşündürüyor. Bu noktaya kadar getirebiliyor.

Hayal edin.

Hayal üretin.

Hayali olmayan bir düşünce biçimi inanın çok garibandır.

Hayali olmayan toplumlar, masalları, destanları, kahramanları olmayan, olamayan toplumlar, bunlara sahip olanların kölesi olurlar.. Ekonomik olarak da bu böyledir, manevi olarak da bu böyledir.

 

 

 

Sevgi dolu Saygılarımla

Çelik Erişçi

celik@celikerisci.com

 

DONGİ DONGİ

Ne olur bir şey sorma anne, Ne oldu diye bana sorma
Öyle birini sevdim ki, Kalbimi yaktı geçti
Öyle bir sevmişim ki


Ne olur bir şey sorma anne, Sakın babama söyleme
Bilirsin babam hep kızar, Erkekler ağlar mı diye
Nasıl ağlamam be anne

Bilmezmiş gibi sorma sen sevmedin mi? Hiç seven görmedin mi?


Öyle birini sevdim ki, Kalbimi yaktı geçti, Öyle bir sevmişim ki,

Öyle birini sevdim ki, aşk mezarına beni, diri diri gömdü gitti

Yorumlar