Erol Büyükburç’un yirmili yaşlarında ‘Yüksek Kaldırım’ efsane bir yerdi.

Oraya gitmek bile hava atmak için yeterliydi. Çünkü Tünel ya da Yüksek Kaldırıma gidenler müzisyenler, sanat ile uğraşanlardı… “Enstrüman almak, yeni gelen bir alet var mı bakmak” ancak Tünel’e gidenlerin yaptığı şeylerdi ve bunlar olağanüstüydü o zamanlar.

İstanbul diyorum, Anadolu’yu hiç söylemiyorum bile... Konser verilen bir yerin olmayışını hayal edebiliyor musunuz? Anadolu kaç sene sanatçıları sadece o da bir ihtimal radyodan dinledi biliyor musunuz?

İşte bu günlerde Erol Büyükburç, Fikret Kızılok, Erkin Koray efsane idi.

1960 yıllarında dünya savaş sonrası bir arayış içindeydi ve bu arayış tabii ki müzikte de vardı. Müzik anlamında dünyada bir şeyler oluyordu ve bu durumdan Türkiye’nin neredeyse haberi bile yoktu.

Sadece yenilikçi, arayış içerisindeki gençler bu durumu takip edebiliyordu ve şimdilerdeki imkânlar o zamanlarda yoktu.

Bir müzik enstrümanı alacaksın! Bu nasıl bir şey biliyor musun?

O yıllarda müzik yapmak isteyen bir gencin bir entrüman bulması ne demek biliyor musun?

Bir clup var mı o zaman? O kadar kolay mı clup açmak?

Orada ne çalacaksın? Nasıl çalacaksın?

Sen Türkiye’ye bir pikabın nasıl geldiğini biliyor musun?

Dans eden var mı ? Dünyada müzikaller oynanırken Türkiye’de dans eden var mı? Bu konuda imkân var mı?

İstanbul sokaklarında sen uzun saçla dolaşabilir miydin o zaman? Sana ne derlerdi, ne yaparlardı biliyor musun?

Sen İstanbul sokaklarında, “çiçek çocukların” dünyada yaptıklarını yapabilir miydin? Onları giydikleri renkli pantolonları giyebilir miydin?

İşte en başta Erol Büyükburç olmak üzere, o dönemin efsane müzisyenleri bunların hepsini, o günlerin imkânlarına rağmen yaptılar.

Hepsi birer kahramandır.

Moğollar, Fransa’dan ödül aldı. Bugün en kıyak pop müzik sanatçısı Bangladeş’ten bile ödül alamadı.

Şarkıların olmadığı zamanlar, şarkılara söz yazılamayan zamanlardı o zamanlar.

Beste yapılmayan bir pop müzik zamanıydı o zamanlar…

Bunu hayal edebiliyor musun?

Ancak yabancı sözlü şarkılara Türkçe sözler uydurulmaya çalışılıyordu. Bu sebeple Fikret Kızılok, Erkin Koray, ErolBüyükburç olağan üstü isimlerdir. Anadolu Rock akımı uzun zaman deyişler ile müzik yaptı, sonrasında Türkçe sözlü müzikler gelmeye başladı.

Yani ne beste yapılabiliyor ne de yapılan besteye Türkçe söz yazılabiliyordu.

Bu efsane isimler bunu başardılar.

Sonraki kuşak, Sezen Aksu, Ajda Pekkan, MFÖ, Kayahan gibi isimler Türkçeyi müzik ile söz bağı kurarak yapabildiğinde gerçek pop müzik başladı ama o efsane isimlerin çabaları ile başlayabildi.

Kuran-ı Kerim “Değer Üretin“ der.

Marks  “Değer Ekonomisi” üzerinde durur.

Nihilizm değersizleştirir. Her şey ile alay eder.

Kendi hiçbir şey üretmez, sadece üretilen üzerine dedikodu yapar ve onu değersizleştirir ve bundan haz alır. Adeta bununla beslenir.

İşte bu değersizleştirme sanatçıyı hasta eder, onu öfkelendirir, “ciyak ciyak” bağırtır…

Ne yaptığının bilincinde olan ve neyi, nasıl bir emek vererek yaptığını ve hangi imkânsızlıklar içinde başardığını bilen Erol Büyükburç gibi isimler kendilerini saksı gibi hissettiren sisteme çok öfkelenirler.

Cahil sistem değer vermeyi bilemez. Nasıl değer verebilsin ki? Kendisini hiç değerli hissetmemiş… Başkasını nasıl değerli hissettireceğini nasıl bilsin?

Bu ortamda çileli sanatkâr alkışlanmak, değer görmek için cenazesini beklemek zorunda…

Beni güldürdü Vahi Öz… Hiç mi katkısı yok benim hayatımda?

Hiç mi selam vermek istemedin Sadri Alışık gibi? Özenmedin mi hiç?

“Selvi boylum al yazmalım” filminde kendini o kadın ile hiç mi karşılaştırmadın?

Fesuphanallah söylemiyor musun? O şarkı sözlerinde kendini bulmuyor musun? “Bize de bir gün güler kader demedin mi” hiç…

Bunlar senin hayatına hiçbir şey katmadı mı?

Bunları senin hayatına verene hiç değer verilmez mi?

Bu değer onun konserlerini doldurmak, alkışlamak ile olsa fena mı olur?

Bir sanatçının konserine gitmek, doğru bulduğun ve aslında “senin doğrularını onun yaşamında görmen” sebebi ile desteklemek değil midir?

Aslında çok sevdiğin bir sanatçıyı senin istediğin gibi davranmazsa bir anda silebileceğin doğru değil mi? Orhan Gencebay bu anlamda sıkıntı çekmedi mi?

Demek ki sen; senin gibi düşündüğünde sanatçıyı destekliyorsun. Senin gibi düşünmezse onun hali harap!

Değer?

Demek ki değer, senin kendine değer vermenle ilgili bir şey. Değer verdiğin duygun, düşüncen, ideolojin, siyasetin ne ise onu gördüğün kişiye değer verirken aslında sen kendine değer veriyorsun…

İşte Erol Büyükburç bu ortamda “ben saksı değilim” diye bağırdı.

Çünkü ona kendini saksı gibi hissettiren sistem aslında onun şahsında, onu beğenen akla hakaret ediyordu.

İşte Erol Büyükburç’un büyüklüğü bu..

Kendisini sevenler, hakaret edilenin alsonda o değil de, kendileri olduğunu anlayamadılar.

O büyük üstat bunun yapılmasına öfkelendi..

Aslında bağırdığı şey, bizim duymamız gereken bir şeydi. Onun ise bildiği bir şey; Kendine değer vermeyen başkasına değer veremez.

Bedenleri, suretleri, resimleri saksı gibi görenler, onların arkasındaki derin ruhu görmezler.

Yarın Erol Büyükburç’a kendini saksı gibi hissettiren “sistem” onu alkışlarla gömecek…

Çok merak ediyorum bir gün sonraki konserinde acaba transfer aracı olarak kendisine ne layık görülmüştü? Oteli nereden ayarlanmıştı ve daha yakın zamanlardaki konserlerinde bilet satışı neydi?

Hakkı böyle ödenemez. Sağlığında bunu görmeliydi. Bugün Nilgün Belgün yazınca fark ettim, bir ölüm ilanı bile verilmemiş…

Erol Büyükburç İstanbul sokaklarında yürürken ne oluyordu biliyor musunuz siz?

Ben yarın onun cenazesine gitmek, huzurunda saygı ile durmak, bir Fatiha okumak ve benim içinde bulunduğum sistemde benim var olmamı sağlayan emeği için ona, Allah’ın huzurunda teşekkür etmek istiyorum.

Allah Rahmet eylesin, Nur içinde yatsın

Yorumlar