Okumak çok güzel bir şey.. Sosyal Bilimlerdeki doktora tezimde, okumanın insana ancak zevk verdiği zaman eğitim olabileceğine dair bir notum vardı. Hala da bu tezi savunuyorum..

Genel olarak bütün okumayanlara, neden okumadıklarını sorduğunuzda tek cevap gelir; Okurken sıkılıyorum, uykum geliyor.

Kimisi bunu küçümseyerek karşılar, kimisi “okumayan çobanla aynı oyu mu kullanacağım” der kimi ne olduğunu anlamaz kimi de zaten hiç ilgilenmez.

Bana göre sorumlu olan ( ama mecburi bir sorumluluk değil, konuya ilgi duyan, nedenini sorgulayan kişi  ) okuyucunun önüne okunacak şeyi koyan, yani üreticinin sunum biçimidir.

Eğer insanın ilgisini çekecek bir konunuz yoksa, okuyan sıkılmakta haklıdır.

Ben de ilgimi çekmeyen bir şey okumaktan kaçınıyorum, sıkılmıyorum gerçi, benim emeğe saygım var, ama okuduğum kitap, bana yazandan daha çok bilgili olduğumu ya da yazanın beni yakalayamayacağı hissini verdiğinde zaten iş bitmiş oluyor.

Bir de bir tür okuyucu vardır ki O, eline ne alsa oradan bilgi süzer, o kişiyi de tanıyorum ama şu anda konu o değil.. Bunu da bir dip not olarak belirtiyim.

Kısacası kiminin bir kişi, toplum yada dünyanın ilgisini çekebilecek bilgi vermesi kolaydır, kiminin de zordur.. Bunun profesyonel yöntemleri vardır ki reklam bunların anasıdır kimininde içsel bir gücü vardır ki bu en büyük güçtür ve önüne geçilemez türdeki bilgidir ve O zaten kendinden aldığı güç ile herkesin gönlünü kendi bilgisi ile bir yapar. Yani bir anda okuduğunuz bilginin anlattığı alan içerisinde bulursunuz kendinizi. Hani sinemada olur ya; Film kahramanının her hareketi sizin hareketiniz gibi olur.. İşte aynen öyle..

Benim iddiam da bu; Okuyana sunduğunuz şey, onu maceranın tam ortasında bizzat kendi yaşıyor gibi hissettirmelidir..  İşte bir kitabı böyle okuyan kişi bilgiyi ezeberlemez, onu yaşar ve asla unutamaz !

Ezberci eğitimi ve yaşama geçmeye yaramalı olan öğretim sistemini isterseniz bir de bu tarafından alın..

Tüm bunları yazmama sebep olan şey okuduğum bir makale ve beni götürdüğü yerler.. Yani yukarıda yazdığım şeyler ben okurken kendi yaşadığım şeyler. Defalarca deneylediğim bir şey.. Bilgi, sizi alır götürür. Zamanı mekânı kaybedersiniz. Öyle bir zevk olur ki “ hiçbir şey olmasında şu elimdeki bilgi beni nereye götürüyorsa götürsün, onun sonuna varayım “ dersiniz..

Bu hafta size iki ayrı kaynaktan okuduklarımı ve bunların bana düşündürdüklerini aktaracağım.

Önce gazete arşivimde yer alan, Hürriyet gazetesinde 19 OCAK 1997 yılında “NE DÜŞÜNÜYORSAN O’SUN”   başlığı ile yayınlanan haber ile ilgili iki yaşanmış vakayı anlatacağım, sonra da aylık yayınlanan ve geçen ayki sayısından okuduğum MEVLANA ile ilgili  bir diğer haberin içeriğini paylaşıp, sonra bu iki haberin nasıl aynı yere işaret ettiklerini sizle paylaşacağım..

Her türlü terslik beni bulur zaten!

Zengin olmak kim, ben kim?

Niye uğraşayım ki?

O kadar rejim yapıp zayıflıyorum, sonra yine kilo alıyorum.

O kötü bir insan, bana hep zarar verir!

Bu tip cümlelerden çok fazla sayabilirim. Bu tip cümleleri en son ne zaman söylediniz?

Bir de şu özdeyişleri hatırlayın bakalım;

  • Birine kırk defa bir şey söyler olur.
  • Korktuğum başıma geldi
  • Aptal diye diye, çocuğu da aptal yaptılar

Bir de kitaplar satılıyor; % 100 düşünce gücü vs vs

Siz hiç bunlardan birini okuyup bitirip, üniversite bitiren, bir şey icad eden gördünüz mü?

“Ferrasini satan bilge” sizi bilge yaptı mı? Yoksa bir de boşu boşuna Ferrari’niz mi gitti? Tabi bir Ferrariniz varsa?

Bilge adam Ferrari’yi n’apsın yahu?

Ayrıca Ferrari sahibi olan biri “ doğan görünümlü şahin alacağım, bunu satıyım da, eksik kalan için de kredi alır, üzerini de taksit ile öderim” diye düşünen biri mi sizce? O Ferrari satmaz, daha iyisini alır, garajı vardır, garajında üç ya da dört arabası daha vardır, istediğine biner.

Başkalarının deneyim ya da sözleri bizi aşık ya da zengin yapmaz. Birisi aşk romanı yazmış. O bunları hisseden birisi. O yüzden yazmış. Sen sevgiline çiçek almaya üşenen birisin, kitabı iki saatte hatim etsen sende ne değişiklik olacak ki?

Haa…

Ne yani bilgi, roman, film, tiyatro, müzik eseri insanı değiştirmiyor mu? Ne yani bunları yapanlar boşa mı yapıyor? Bir işe yaramıyor mu?

Tam tersi!

Onlar insanlıklarını unutanlara, insanlıkları hatırlatıyorlar. Onlar güzelliklerden haber vermese, sen o duyguyu nereden tanımlayacaksın… Onlar sendeki duyguyu tanıyor, onu en iyi şekilde ambalajlayıp senin önüne getiriyor ve sen de “ aaaa işte aynı benim yaşadığım duygu ” diyerek onun eserini sahipleniyorsun..

İşte büyük insan, büyük sanatçı, ne kadar çok insana ulaşabildiyse ve ne kadar çok çağları aşabilmişse insanı, insanın anlamını o kadar çok anlamış demektir. Aslında o kendisini anlamış demektir.. Yani “ kişi kendini bilmek gibi irfan olmazmış “ ve daha yüksek bir terbiye ilminden örnek verelim “ Kendini bilen Rab’bini bilir

Yazımın başındaki şikâyetler, hep dışarıdaki sistemi ve kişileri suçlar, kısaca hiçbir şeyden memnun olmayan ve hatayı ve kusuru sürekli dışarıda bulan insanın standart halidir bu; Her şey ve herkes kötüdür, eksiktir, kusurludur. Bir tek onu söyleyen O, tamdır, kusursuzdur.

“Don lastiği üret” desen ne olduğunu bilmeyecek kadar da cahildir aynı zamanda. Yani yaşama katkısı da yoktur, böyle bakarsak. Yüce yaratıcı katında mutlaka yaşama bir katkısı vardır, onu ayrı tutuyorum! Bize ibret veriyor olması bile hizmettir!

Kısacası, bu kaynağına başvurduğum gazetedeki yazı diyor ki; Dış dünyanın değişmesi için, önce iç dünyanın değişmesi  ve o da yeterli değil, bir de yeniden düzenlenmesi gerekir imiş efendim.

Biliyorsunuz yazının başında okunan yazının sıkıntı vereceğini, ya da % 100 düşünce kitabı okuduğunda alim olan gördünüz mü yazmıştım.

Ancak sizin niyetiniz sarih ise o zaman her yerden size bilgi akar!

İşte  %100 düşünce kitabının yazarı Ensign Addington akıldan geçen her düşüncenin, eninde sonunda maddeleşeceğini söylüyor.

Şimdi bununla ilgili ilk örneği değiştirmeden kaynağından, yani kitabın yazarından size aktarıyorum;

Avukatlık yaptığım günlerdeki bir kadının vasiyetini unutamam. Vasiyetnamesini hazırlarken “ bir gün “ demişti “ her isteğimin birisi tarafından yerine getirileceği bir durumda olacağım. Söylemem gereken şey sadece –istiyorum- olacak ve birisi istediğimi yapacak.

Bu kadın isteğine sahip oldu!

Birkaç yıl sonra felç geçirdiğini ve hareket edemez hale geldiğiniz öğrendim. Hayatının geri kalan kısmını, yatakta ve yatalak ve başkalarının yardımına muhtaç olarak geçirdi. Bu arada konuşma yeteneğini de yitirmişti ve öldüğünde söyleyebildiği tek kelime İSTİYORUM oldu

Kısacası, düşündüğümüz şey her ne ise, olabiliyor, ama nasıl oluyor kısmı çok önemli.

Hani halk arasında biz konuşurken deriz ya “Hayırlısı ne ise o olsun” Gerçekten de ne kadar doğru değil mi?

Düşünüyoruz ve istiyoruz ama bize yararlı mı değil mi onu hiç bilemiyoruz. Sanıyorum burada insanın egosu, benliği, nefsi, niyeti işin içine giriyor. Bu benim kişisel sezgim. Ben bunu ispatlayamam tabii ki!

Bir başka örnek;

Çok ünlü, dünya çapında uzman olan bir Latin dilleri uzmanı hanım ve onun evinde çalışan bir yardımcı kadın varmış.. Bu dil uzmanı kadın tüm gün evinde öğrencileriyle Latin dili ile konuşur ve çalışırlarmış..

Günlerden bir gün bu Latin dil uzmanı kadının evinde çalışan hizmetli, merdivenleri temizlerken düşmüş, hastaneye kaldırılmış. Tedavisi yapılmış. Kendisine geldiğinde kadın ana dili gibi Latince konuşmaya başlamış. Hiçbir eğitim görmemiş bu kadının nasıl ana dili gibi, bir kürsü sahibi hoca gibi Latin dili konuşması doğal olarak tıp dünyasının da ilgisini çekmiş ve literatüre de girmiş.

Bundan sonrası bizi ilgilendirmiyor. Ama düşünce alanında beyinde neler oluyor, üstüne düşünmek gereken iki örnek sanırım yeterli.

Düşünmek konusu çok önemli!

Kuran-ı Kerimin içerisindeki “akletmezler mi” yani düşünmezler mi, bağlantı kurmazlar mı şeklindeki uyarıyı bu açıdan da okumakta fayda var.

Ama sadece düşünmek değil, neyi ve nasıl düşüneceğini de bilmek lazım.

Kimi maç düşünür, kimisi kumar, kimi kadın, kimi fuhuş, kimi geçim derdinde, kimi kahvede zaman geçirir, kimi dizi seyreder, kimi televizyon karşısından kalkmaz, kimi de Facebook başından kalkmaz ve zamanını yiyerek geçirir ve bu bakış açısı saymakla da bitmez.

Şimdi bu yazının başlığını ve konuya verdiğimiz iki örneği siz unutmayın ve dönelim Mevlana’ya..

Önce dikkat çekici bir bilgiyle başlayalım yazıya;

“Her ne olursan ol yine gel”

Hepimizin bildiği o muhteşem söz.

Dergideki yazıyı yazan yazar, bunun Mevlana’ya ait olamayabileceğini belirtiyor. Ve “ bu söz İranlı Ebu said-i Ebu’l Hayr (967-1049 ) tarafından ve daha önceleri de başkaları tarafından yazıldığına dair bilimseler çalışmalar var ” diyor..

Bu bir teori, komplo teorisi vs de olabilir. Ben şahsen zerre kadar etkilenmiyorum bu yazıdan. Çünkü esas olan o sözün erdemli içeriğinin tarafımızdan anlaşılması ve yaşamımızda fiil haline getirebilmemizdir. Bu sözü kim söyledi ise Allah razı olsun. Mevlana’dan ise bu sözü söyledi ise de söylemedi ise de Allah razı olsun. Çünkü bu söz Anadolu’nun bu büyük insanı sayesinde ahlakımıza konu oldu.

Genel bakış açısı ya metih etmeye, ya sövmeye ya da redde dayalı..

Ben şahsen her türlü bilgiye şükranla karşılık vermek istiyorum.

Yüzünü peçe ile örten efsanevi öğretmeni Şems-i Tebriz-î ile aşka düşen Mevlana ana dili gibi Rumca biliyor ve Konya’daki eflak-î manastırı papazları ile sohbet ediyordu, medresesinde  Rum talipleri de vardı.

Allah’ın bir takdiri ki bir oğlu Mevlana’nın Şems’e kavuşmasını sağlarken, diğer oğlu Şems’in öldürülmesiyle ilgili olaya karışmıştır.

Hayatı boyunca tek bir kadınla yaşayan, köle ve cariye sahibi olmayan Mevlana, çok öne çıkartılmamasına rağmen çok da ciddi bir şekilde zamanın siyasi sorunlarına da vâkıf!  İşte onun sosyal ve siyasal hayata dair sözleri;

Beyler bıyık burmada, padişahlar rüşvet almada,

 Noksan teraziler, dümbelek, tavla, satranç düşkünlüğü

Ve cemiyete yara olan bekar odaları

Burada dikkatimi iki şey çekti, sizin de çekti mi bilemem. Bakın bakalım okurken sizde ne etki yapmış ki ben, bilginin her ruhta başka etki yaptığına inanıyorum.

Padişaha rüşvetten bahsediyor.  Bu normal, daha dün gece haberlerde yabancı devletin devlet başkanının rüşvet aldığına dair haber vardı. Tamam bu normal.

Ama Mevlana zamanında Padişaha rüşvet veren kim acaba?

Bir diğer dikkat çekici nokta, sema, raks ve bugün Mevlevi müziği denen tarzdaki müzik ile adeta ruhlara üfüren Mevlana, birden “dümbelek düşkünlüğü” diyerek dikkat çekmiş.

Müzik ruhun gıdasıydı. Sanırım Her müzik ruha gıda değil. Bunu da bir not olarak düşmek istedim.

Çok yüksek bir ruha sahip olan Mevlana, bakın başka ne demiş;

Sakalla ve zeker ile erkek olunmaz, böyle olsaydı, merkepler insanların şahı olurdu

Not; Zekerin ne olduğunu ben buraya yazamadım. Siz sözlükten arayın bulun

İşte yaşama böyle bir bakış açısı, kadın ve ailesi konusunda kendi yaşamındaki fiil ile örnek olan, sadece edebi eserler yazmayan, aynı zamanda insan seçmemesi konusunda da örnek olan ve yaşama dair de ciddi bir eleştirel bakışı olan Mevlana bu yazıya da içerik olan şu sözü söylemiş;

NE ARIYORSAN O’SUN

Şimdi bu yazının başlığı ile bundan yüzyıllarca önce yaşamış bir büyük, yüce zâtın söylediği sözü yan yana koyun.

Hani derler ya “arayan Mevla’sını da bulur, belasını da”

Gerçekten de öyle olmalı sanırım. Herkes ne düşünüyorsa ve ne arıyorsa o aradığı ve düşündüğü nitelik üzerinden hak edişler ile geri dönüşüm alıyor sanırım. Sonara da sürpriz bir durum varmış gibi sorarız  “Allah Allah, bu benim başıma nereden geldi” 

Bence ne aradığımızı ve ne düşündüğümüzü düşünmeliyiz..

Üstüne düşünmekte yarar var. Ben şahsen damdan düşen olarak, damdan düşmenizi istemediğim için, bir şeyler yapmak yerine bu yazılara emek veriyorum. Artık gönlüm hep güzellikler olsun istiyor ama tabi sonuçta takdir yüce Rabbimizindir.

Biz bu düşünceleri nereye koyarız ya da kim bu düşünceleri nasıl ne yapar bilemiyorum.

Mevlana’dan, yaklaşık 500 yıl sonra yaşamış HEGEL ki felsefi düşüncenin doruk noktasında bulunan bir düşün adamıdır, bakın Mevlana’ya nasıl dikkat çekmiş?

 HEGEL gibi bir büyük felsefe ustası  “ phanomenolgie des Geistes “ isimli eserinde Mevlana’dan alıntılar yapar ve hak ettiği değeri verir ve onu kısaca şöyle tanımlar; Mükemmel Celalettin-i Rûmî

Düşünce.

Muhteşem bir alan.

Allah’ın büyük bir lutfu.

Ne kadar kıymetini biliyoruz ve onu nasıl kullanıyoruz?

Acaba “neyi düşünüyorsan O’sun”  ve  “Ne arıyorsan O’sun” ne demek acaba? Bunu söyleyenler ne demek istemiş?

Bir şeyi düşünürken fizik âlemde tam olarak acaba ne oluyor?

Yani bir düşünce aklımızı başımızdan aldığında acaba tam olarak fiziki âlemde ne oluyor?

Kaynaklar:

Hürriyet gazetesi                 19 ocak 1997                         -          10.sayfa

Bilim ve Ütopya dergisi       2012 Mart sayısı-sayı:213   -          4-9 sayfa

 

 

Yorumlar