Çeyrek asır önce bir röportaj yaptık!

Bu çeyrek asrı “Hamdım, yandım, piştim, oldum” sözüyle karşılamak istesen, kendini hangi noktada görürsün sorunuz beni çok etkiledi. Bunu bu röportajı okuyanların ferasetine bırakmayı uygun görüyorum ama kabaca ham olmaktan kurtulma arzusuyla yanan bir müzisyenim diyebilirim… Yandım, piştim ve oldum sözlerini söylemekten edep ederim!

Kayıtlara geçmiş bir röportaj; Gerçektende o zamanlar Türkiye ile ilgili bir şeyler söylemişim ve bunların hepsi gerçek olmuş… Ne yazık ki bu duruma sevinemiyorum. O günlerde gördüğüm ve söylediğim şey şu idi;

Atatürk ilkelerine sahip çıkılmalı!

Ben kendimce bunu çok sağlam bir noktaya dayandırıyorum. [ Allah’ın 99 isminden birisi, adalettir ve “Adalet mülkün temelidir” ve “Mülk Allah’ındır” şeklinde herkesin bildiği sözler vardır.

Allah’ın mülkünde her şey şaşmaz bir ölçü ile işler… Güneş yanlış zamanda doğmaz, galaksi sola kaymaz, yerçekimi değişmez, manyetik alan bozulmaz, dünya dönme eğimi bir küçük ölçü oynasa tüm dünyayı sular kaplar. Yüce Allah kendi mülkü olan bu kâinatın işleyişinde sonsuz ve şaşmaz bir ölçü ile mülkünü adaletle yönetir. Evrendeki bu olağan üstü adalet ve ölçü, yeryüzünde, yani onun mülkünde de insanlar tarafından örnek alındığında adalet mülkün temeli olmuş olur…

Aynı şey “Barış” sözü içinde geçerlidir. İnsan hem kendi içinde hem de dışarısı ile olan ilişkilerinde ikili bir barış dengesinde olduğunda huzur bulur. Biliyorsunuz İslam “Barış” demektir. Bu anlamda Yurtta sulh, cihanda sulh sözünü bu bağlamda da değerlendirebiliriz.]

Ben bu parantez içindeki sözleri bir konferansta dinlediğimde içime işlemişti. O zaman şöyle düşündüm, barış ve adaleti ilke ve hedef olarak gösteren Atatürk aslında kendinden önce insanlığın mirası olan temel ve evrensel, yani herkes için geçerli olan bir hazineye sahip çıkmaktan bahsediyordu… Kendisine tapılması ya da sahip çıkılmasından değil…

Bu anlamda bu sözü ister Ghandi, ister Dalai Lama, ister Papa, ister Barack Obama söylesin, isterse Sayın Cumhurbaşkanı söylesin ben bu sözlere sahip çıkarım. Çünkü temeli çok sağlam ve herkes için geçerli… Yani Atatürk benim halamın oğlu, sözleri de fıkra değil! Ama ilkeleri söyleyen, sözleri kendinde sembolize etmiş olur. Bu anlamda da ben Atatürk’e olan vefamı asla kaybetmem. O yüzden benim önderim Atatürk… Kim nasıl bir Atatürk anladı bilemem ama ben böyle anladım, sorduklarında da bunu anlatmaya çalıştım…

İşte bu şekilde izah ettiğim ilkelere sahip çıkılmazsa, herkesin topluca neler kaybedeceğini çeyrek asır önce söylediğimde bir karalama kampanyası başladı.. Tarikatçı, ateist, İsrail ajanı, Jitemci, Eşcinsel, Militarist, faşist, sermayenin uşağı ve daha fazlası, her şeyi dediler! Ama bunların arasında amorti yok!

Bugün hepimiz biliyoruz ki bir düzen değişikliği istendiğinde, düzen önünde duran herkese kumpas kuruluyor ve herkes aldatılabiliyor.

Gördüğüm tepkiler “Sana mı kaldı lan Atatürk anlatmak” şeklindeydi ve ben bir Genelkurmay başkanını hapiste gördüm…

Veya “Atatürk’ü kullanma lan, şarkılarınla gündemde ol”  şeklinde ve kar amacı güdüyormuşum gibi tepkiler gördüm. Ama şarkılarım zaten hep liste başı idi ve benim söylediklerimin hiç bir kazancı olmadığının bilincinde idim. Ben bu anlamda “Kaybedenler klübünün başkanıyım

En az kendi jenerasyonumdaki arkadaşlarım kadar bir bar çıkışında foto çektirip, marjinal ortamlarda, sosyete ya da uyuşturucu partilerinde, dedikodularla var olup, etliye sütlüye karışmadan işime bakıp parama para katacak kadar aklımızın olduğunu herkesin tahmin edeceğini umuyorum… Bu bir tercih idi, ben tercihimi bu şekilde kullandım.

Ve sonunda en acısı şu idi; “Mazhar alanson, Çelik’i akmerkezde görmüş; Naber Çelik Atatürk nasıl” demiş…

Devir değişti, Çelik’te değişti”  ya da “Dongi dongi diye şarkı mı olur lan” veya “N’aber lan dongi” şeklinde sözlerdi muhatabım…

Yani aslında şu söyleniyordu “ Ulan şöhreti parayı karıyı buldun, yemlenmene devam et, yap Meyhaneci, Ateşteyim, işine bak… Sana mı kaldı dünyayı düzene sokmak” Bu düzenin uyarısıdır aslında ve bir şekilde dillendirilerek muhatabına iletilir. Muhatabı dinlemezse kendine düşen payı alır. Düzen, uyarısını dinlemeyeni düzer! Ben düzülenlerden oldum.

İlkelere bu şekilde bakarken gördüğüm tavır bu idi, bir kesim alay ediyordu. Bu sözlerin tamamı şehir efsanesi idi. Bakın hala tweterda bu sözleri görürsünüz. Mazhar ağabeyi tenzih ederim. Kendisinden hiç böyle bir tavır görmedim. Ama alay ahlakının yansımaları böyleydi.

Türkiye’de bana bu soruları her programda soran Beyazıt, Okan Bayülgen ya da Mesut Yar gibi televizyon programcıları, Mazhar ağabeylere “Diday diday ne demek” diye soramıyorsa ama benle alay ediyorsa ortada büyük bir linç var demektir. Bu ön yargı ve alay neden?

Bu alay eden insanın tipik özelliğidir; Güçlüye tapar, güçsüzü ezer! Bizim toplumumuzdaki siyasi dalgalanmalara bu noktadan bakılmasını tavsiye ederim!

İşte çeyrek asır önceki “alay ahlakı”  ve kibir bugün tavan yaptı; Tırnak içinde söylüyorum neredeyse bir ilaha tapınma kültü halini aldı, yani neredeyse bir din oldu

Neredeyse bir ilaha tapınma haline getirilen bu “alay ahlakının” ilahı internet, ibadethanesi Twetter, kıyameti elektrik kesintisi ya da sansür, cehennemi ise boş konuşma özgürlüğü… Hem de o kadar büyük bir boş konuşma özgürlüğü ki İlber Ortaylı gibi değerli birisi, bu duruma karşı ağzını bozmak zorunda kalıyor!

Kim bunlar? İnternete esip gürlüyor ama seçimlerde meydanda yok! Aynı apartmanda asla yönetim kurulu toplantısına katılmayan ama apartman hakkında sürekli fikri olan vatandaş tipi!

Bu ülkenin yasaları var. Bu yasalarda tecavüz edilen kadının bağırmaması, kısa etek giymesi cezada indirim sebebi. Kimse bu konuda yasal düzenleme için çırpınmıyor. Ama rahmetli Özgecan kardeşin başına gelenler olunca herkes Twetter üzerinden Nihat Doğan taşlayınca konu kapandı zannediyor… Yani bir nevi Aforoz ahlakı! Aynı aforoz ahlakı, daha önce 1999 depreminde kurban olarak Veli Göçer’i bulup, dışlamıştı. Nihat Doğan yanlışsa, açıklamasını dinlersin sonra haklı ya da haksız şeklinde tercihini belirlersin… Ama halk olarak iradeni de yasalara yansıtma asli görevini, yani “yasam yürütme yargı” üçlemesindeki yasamanın sen olduğunu unutmazsın! Bu anlamda bir değişiklik var mı? Yok! O günden beri kaç tane şiddet dayak ve cinayet yaşandı? Bak medyaya görürsün! O zaman Twetter bir mastürbasyon alanı! Çünkü boş konuşma sendromu var! İktidarsız sözler!

Atatürk’ün büstü önünde sap gibi duruyorsunuz” diyenleri vicdana davet etmek için, bizim çağdaş uygarlığa varmış olmamız gerekmez miydi? Sosyal adaleti, özgürlüğü, hakları, eşitliği ülkenin her yanına yaymış olmalı değil miydik?

Öyle miyiz?

Biz dünyada teknoloji devi miyiz yoksa teknolojinin kölesi miyiz? “Beni görmek, fikrimi anlamak” sözü anlaşıldı mı? Ha “Atatürk’ün büstü önünde sap gibi duruyorsunuz” şeklinde düşünen ve bunu yaptığını düşündüğü kitleye hüküm veren aklın da, yakın zamanda çıkan “tapelerde” Kabe’de ihale için dua ettiği anlaşıldı… O da onu yapanın vicdan sorunu... Ben şahsen ne onların hakkında hüküm verebilirim ne de onları yargılayabilirim… Sorun şu ki bunu yapan da kimseye “sap gibi durmayın” demesin… Yani iş gelir dayanır herkesin kendi ahlakından sorumlu olmasına ve başkasına dayatma yapmamasına…

Yani işin özü şu; adam arabasının arkasına “Huzur İslam’dadır” yazıyor ama sinirlenip arabasından levye ile iniyor. Ya da arabasına “Atam izindeyiz” yazıyor, ama arabası ile emniyet şeridini ihlal ediyor.. Benim burada söylemek istediğim ise savunduğu ve güzel olduğuna inandığı fikri taşıyan ama uygulamasını yapamayan birkaç kişi üzerinden, genellemeler yapılması, alay edilmesi ve daha da kötüsü karşıt olarak gösterilmesi… Yani ne sinirli adam yüzünden İslam dinine söz söylenebilir, ne de ne emniyet şeridini ihlal eden adam yüzünden herkes Atatürk büstüne tapan ama yasaya bile riayet etmeyen insan olarak gösterilebilir… Sanırım bu kaçırılıyor…

Bütün bu haykırmalarımı, Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’ün imzasız bir E-mail ihbar mektubu ile beni 13. Ağır ceza mahkemesine daveti ile biten süreç izledi; ilk soru 29 Ekim’de neden Cumhuriyet bayramı konseri verdiğim idi? İki sene aldığım tehditler yüzünden Bakü’de yaşadım

Şimdi bu süreçleri bilen az, bilmeyenler de ülkede şu an olanlara neden tepki vermediğimi söylüyorlar? Tepkimi bunların hiç biri olmadan verdim ve karşılığında alay ettiniz, sonuçlar ortada… Ortalık gaz bulutu!

İşte benim için çeyrek asrın özeti!

Konu şu ki ben akademisyenim, doktora yapmış bir akademisyenim. Nasıl doktora gittiğinde “Röntgende ciğerleriniz kötü, sigara içmeyin, kötü olur” dediğinde, sen de doktora “Ben şahsen sizin gibi düşünmüyorum, renkler ve zevkler tartışılmaz” dediğinde zekândan şüphelenilirse, benim işimde de söylediğim böyle tespitlerdi.

Ama popçuluk ile akademisyenlik karıştırılınca “sen onu mu kıskanıyorsun, buna şunu mu demek istedin” gibi saçma sapan düşünceler çıkmaya başladı ki buna da hak veriyorum çünkü işimin ortamı genel olarak böyle! Yani popüler bir kimlik olarak söylediklerim bir akademisyen gibi değil de modada tercih ettiğim rengi belirtirmişim gibi ele alındı… Ama yine de sonuç oralık gaz bulutu!

Benim söylediklerim bir partinin siyasi tercihi vs gibi ele alınmamalı. Ben partiler üstü bir sistem sorunundan bahsediyorum… Kim iktidara gelirse gelsin ölçü şu; Asgari ücreti ne kadar garibanın? Hayat standartı ne kadar yükseldi?

Paralı eğitim mi parasız eğitim mi? İkisi de değil! Doğru eğitim mi yanlış eğitim mi diye sormalıydın! Çünkü eğitimin sonucunda üniversite sınavına giren 2 milyon kişiden iki yüz bini sıfır çekti. Sıfır çekmeyenler işsiz ya da para ile üniversiteye girince, orada kendilerine akıl verildiğini zannediyorlar! O zaman üniversitenden devletin “teknoloji devleti” olmasını sağlayacak olan akıl desteğini alamazsın!

Neden “Şizoid” isimli müzikalde kadın kılığına girdin ve neden -çıplak pozlar- olarak anılan projeyi yaptın”  sorunuza gelince;

Benim devlet tasarımım hayal kuran aklın, sermaye ile desteklenmesine ve çıkan fikrin, siyaset ile desteklenerek ordu ile de korunmasına dayanıyor. Bu benim şahsi fikrim… Ama sanayi devrimi öncesinde Rönesans ve reform düşüncesi, Floransa akımı ve sonrasını izler ve tüm tarihi incelerseniz bunu görürsünüz…

Sen Leonrado da Vinci sadece resim yapıyor zannedersin ama o helikopter tasarlar, sermaye destekler ve yıllar sonra siyasi devlet aklı bunu güç olarak kullanır ve teknolojiye sahip olur. Sen de hayalin yani sanatın yoksa o fikrin kölesi olursun!

Sorunuza sebep olan projelerde varmak istediğim amaç bu idi ve hep birinin sormasını bekledim… Ama sorular “Kızla çekilen fotoğrafta arada yastık var mıydı” ya da “abi fotoğraflar çekilirken alet oynadı mı” şeklindeydi!”

Benim şok olduğum nokta buydu; Alay ahlakı twetterda yine top twett oldu!

1960, 1980, 24 Ocak kararları, 28 Şubat dönemi, 2001 krizi 2002 sonrasını yaşayan akıl, tüm bu süreçlerden hiçbir ders çıkartamamıştı?

O zaman tekrar çeyrek asır önce söylediğim sözlere gitti aklım; Ne demişti, rahmetli Zeki Müren “Beni sizler yarattınız

Ben bu sözün çok yanlış yorumlandığını düşünüyorum ve üstüne bir daha düşünülmesini tavsiye ediyorum!

Çünkü toplum bu sözü yanlış anlayınca sanatçıları yaratabileceğine inandı ama asgari ücretini değiştiremediğini fark edemedi! İşin kötüsü Zeki Müren’in sözlerini takip eden popüler zümre de – ( sanat camiası demiyorum ve başta Cumhuriyet Türkiye’sinin Nasrettin Hocası olan rahmetli Kemal Sunal, Rahmetli Barış Manço ve Allah uzun ömürler versin, Genco Erkal, Haluk Bilginer, Ayten Gökçer, Yıldız Kenter gibi isimleri tenzih ediyorum)- bu sözü yanlış yorumlayarak inandı ve adeta halka tapmaya başladı.

Dikkatten kaçan ise şuydu;

Halk hiçbir sanatçıyı ilah haline falan getirmez. Yani siz bakmayın “Pop Müziğin İlahı” vs tarzındaki yakıştırmalara…

Halk, kendisinde bulunan, merhamet, asalet, onur, paylaşmak, ahlak, adalet, barış gibi asli unsurları ya da eğer kendinde bu haller yoksa, tam tersi olan halleri, sanat ortamında uygulayanı görür ve işaretler, onu sembol gibi görür, o kişide kendini bulmuş olur… Yani toplumun önündekiler, toplumun yansımasıdır

Yani halk, aslında kendini sanatçısında, siyasetçisinde, futbol takımında, yüceltir. Halk sanatçısını ne kadar överse, aslında gizli olarak kendini övmüş olur. O yüzden ne Fenerbahçe’sine ne Galatasaray’ına dokundurur.. Bazen onlarla olan bağını Kurtuluş savaşı destanına dayandırır ki böylece idolü olan düşünceye kimse dokunamasın, söz söylemesin ve aslında kendi fikrine söz söyletmemiş olur…

İşte burada şöyle bir sıkıntı var ki o da şudur; Orhan Gencabay’ı yıllarca ülkede baş üstünde tutmuş olan halk, “Orhan Baba” siyasi bir tercihte bulunduğunda onun tansiyonu da yükseltebilir! Ya da rahmetli Erol Büyükburç’a kendini saksı gibi hissettirerek onu avaz avaz bağırtabilir!

Ben projelerimle, çelişkilerimizi, ötekileştirmelerimizi ve saygısızlığa varan tahammülsüzlüğümüzün artık bir öfke çığına dönüştüğüne ve bir kartopu kavgasından insan öldürecek hale geldiğimize dikkat çekmek istedim…

Haluk Bilginer  “Türkiye Zeki Müren’dir” Fazıl Say bir kesime “Postmodern, liboş yavşaklar” Orhan Gencebay, Fazıl Say için “O bir hiçtir, hiç bile değildir” Uğur Yücel “Gişe filmleri ortalamanın altında zekâya hitap ediyor” Rahmetli Müslüm Gürses’in eşi, Fazıl Say için “Konserlerinde onun için kendini jiletleyenler var mı” Hülya Avşar üniversite öğrencilerine “eşek” Aysun Kayacı “Benim oyum çobanınki ile eşit mi” Süleyman Demirel, sanatçıların marka olma yarışı kendisine sorulunca  “Her malın markası vardır” dediğinde bize ne söylemiş oldular ve bunları neden söylediler? Hiç düşündünüz mü?

Ben bunlar üzerine düşünmek istedim… Acaba benim gibi onlarla da alay mı ediliyor? Yoksa onlar mı bizle alay ediyor? Acaba onlarında yanlış anlaşılma ihtimali var mı? Acaba bizim iyiliğimiz için mi bir şey söylüyorlar? Hep bunu anlamak istedim…

Ben müzisyenim, sanatçı değilim. Ama akademisyen bir müzisyenim ve sanat ve hayalin ne kadar büyük bir güç olduğunu bilen biriyim. Bu gün Amerikan sinema ve müziğine bakılınca söylediğim şey daha iyi anlaşılır.

Bu anlamda ülkemde sanat ve hayalin sokakta yansıması ise tam anlamı ile HAYAL kırıklığıdır. Ben bunu anlatmak istedim projelerimde… HAYAL kırılması!

Futbolda İngiltere’yi yenemezsin, Avrupa’da kabul görmezsin, çevrende ateş çemberi olur, ülkende huzur olmaz, ayaklar baş olur başlar ayak olur… Merhametsiz olursun, kadınına şiddet uygularsın, hayvan tecavüzünde dünyada ilk sırlarda olursun; Bunlar hayali, sanatı olmayan toplumda olur…

Böyle bir ortamda televizyona çıkan herkes, şantöz, dansöz, çalgıcı, müzisyen, korist, solist, şarkıcı, sanatçı, artist olur.. Ama bu terimlerin hepsi,  bütün bu işi yapanlarına hepsine kullanılır.

Yani bu gözle görenlerin gözünde hepsi birdir. Değerleri aynıdır yani.. Ekmek parasına ve davasına saygı duyarım ama bir pavyonda şarkı söyleyen kişi ile Sertap Erener aynı şekilde “Şarkıcı” olarak anılamaz. Anılırsa “DEĞER” kaybolur..

Değersizleştirme, alay etme, nihilizm, postmodernizm tavan yapar, DİN olur..

Ve bu inanın siyasi partilerle ile ilgili bir durum değildir! Bu bizim toplum olarak, iyiyi güzeli talep etmemiz, estetik duygumuz ile ilgili bir şey… Hiç birimiz gecekondulaşmadan şikâyet etmedik, oy kullandırdık, rüşvet alınmasına ses çıkartamadık… Siyasi partiler ve Belediyeler, oy için gecekondulaşmaya izin vermedi mi? Yasaya uygun olmayan gecekondulaşma sayesinde rüşvet alan belediye ve onu destekleyen siyasi irade bu sayede zengin olmadı mı? Bunlar bir tek şu anda mı oldu? Yani bu Ak Parti sorunu mu, bizim kendi sorunuz mu? Biz buna kalbimizle, vicdanımızla bir cevap vermezsek adaleti ve barışı bulamayız… Ve bu kısır döngü ne yazık ki devam eder ve şu anda da devam edecek gibi görünüyor.

Allah güzeldir, güzeli sever” şeklinde bir ayet var. Ben müzisyenim, benim bundan daha güzel bir amacım olabilir mi? Ben güzel olan her şeye aşığım, güzele açım, güzel bir dünya idealimden başka bir hedefim yok?

Ben bu alay etme ve değersizleştirme operasyonundan payımı aldım ve dibi gördüm… Diyelim ki bu benim kaybım olsun!

Acaba ben mi kaybettim, değerler mi kayboldu?

Digital platformda yayınlanmaya başlayan “Benimki de kalp” isimli şarkımda kalbimdeki bu değişimlerin yansımalarını sözünü ettiğiniz fotoğraflarla anlatmaya çalıştım…

Allah’ım onu bana bağışlasın bir oğlum var… Evladım gibi tüm insanların güzel bir dünyada yaşamasından başka ne amacım olabilir? Bundan daha güzel bir amaç, ilke var mı?

İşte ilk yayınlanan Cumhuriyet gazetesindeki fotoğraf ve makalenin aşağısındaki ikinci fotoğrafa adamıştım yazımı ki O fotoğraf, Ağrı’da babasının ölen evladını çuvala koyup taşıdığı fotoğraftı.. İçim yandı benim…

Ben o fotoğraf benim ülkemde bir daha olmasın istedim… Benim için benle alay edenler, o fotoğrafla alay etmiş oldu.

:)

Başka ne diyeyim ki?

Yorumlar