“Action” filmlerde görürüz;

Birileri tarafından takip edilen, canı tehlikede olan filmin kahramanı,  canını kurtarmak için önüne gelen ilk arabaya dalar. Arabaya biner ama araba onun değildi ki, araba nasıl çalışacak?

İşte bu durumlar için sadece filmlerde görebileceğiniz harika bir yöntem vardır;

Düz kontak. 

Ama bu sadece filmlerde olur, ben de yaparım derseniz, deneyin, öyle çok da kolay olmadığını hemen göreceksiniz.

Filmin kahramanı tam bu durumda, düz kontak ile arabayı çalıştırır ve içinde bulunduğu zor durumdan kurtulur. Hepimiz kahraman ile beraber derin bir “oh” çekeriz

En sevdiğim şey, kelimeler dizilmeye başladığında düşüncelerinizde o kelimelerin resimlerini görebilmeniz.

Bu sebeple en basit anlatımı tercih ediyorum.

Eminim ki yukarıdaki anlatımda olaylar hepinizin gözü önüne gelmiştir.

Sır bu !

Bunu yapabildiğimiz sürece dünyadaki herkes, her fikrinizi kolaylıkla anlar.

Bunun bir sır olduğunu, ama çok ortada duran ve çok âşikâr olmasından dolayı fark edilemeyen bir sır olduğunu düşünüyorum.

Yukarıdaki anlatıma dönersek; Düz kontak bir yöntemdir, o an için sizi içinde bulunduğunuz durumdan pratik olarak kurtarır, ama durumu çözmez.

Film kahramanının, peşine birilerinin takılmasına sebep olan konu her ne ise, o konuyu çözmesi gerekir, eğer bunu yapamazsa hayat boyu kovalamaca sürer ve siz eninde sonunda ya arabayı ya anahtarı ya benzini ya da şoförü bulamazsınız. Kısacası eğer konuyu çözemeseniz eninde sonunda yanarsınız.

Mantık içinde böyle bir terim vardır; Düz mantık.

Aynı filmlerdeki gibi, bir konuyu çözemeyen ve o konuda çaresiz kalan akıl, mantığını düz bir anlayışa uydurur ve olayı o an için kurtarır. Durum sanki çözülmüş gibi görünür!

Ama ne düz mantık ne de düz kontak, nihai sonuca gitmek, emin olmak, mutmain olmak için doğru yöntem değildir. Geçicidir.  “Üstün körüdür”

Arabayı kullanan için doğru yöntem, düz kontak değil anahtardır.

Peki, aklını kullanan için yöntem düz mantık değil ise nedir?

Aklında anahtarı vardır ve aklın anahtarı bilgidir. 

Akla anahtar bilgiyi verirseniz, akıl doğru çalışır. Arabanın “doğru bilgisi” de anahtardır, arabaya da anahtarı takarsanız çalışır.

Müziktede anahtar vardır.

Kabaca müzik bilgisi öğretilen birisi, müzikteki anahtarı “sol anahtarı” olarak bilir.  Bu anahtarlar müzikte aslında 7 tanedir ve her anahtar değişiminde tüm çalınan sesler değişir.

Yani ilk Fa anahtarında bas enstrüman çalan kişinin “mi” olarak okuduğu ve çaldığı notayı, Sol anahtarı okuyan ve bir enstrüman çalan kişi  “do” olarak okur. Ve bu okuma biçimi, her anahtar değiştiğinde,  çalınacak olan ses değerlerini değiştirmiş olur. ( Ritmi değil, ritm başka bir alemdir )

Bu anahtarlardan hangisini kullanırsanız, o yol üzerinde, o anahtar üzerinden sonuçlar alırsınız. Yani “ne ekerseniz onu biçersiniz”

Kullandığınız anahtar, yani bilgi, yani hayatınızda verdiğiniz kararlar,sizin tercihinizdir ve bu tercihlerinde doğal olarak sonuçları vardır.  Ben bu noktayı çok önemsiyorum.

Tercihlerimiz!

 “Ne ekersen onu biçersin” özlü sözünü böyle okuyalım.  “Rüzgar eken fırtına biçer” sözünü böyle okuyalım. Tercihlerimizi,  irademizle karar vererek seçeriz ve bunun sonuçları olduğunu da genellikle unuturuz.

Ama bedel ödemek de var bu işin içinde!

Tercih edersiniz..

Özgürsünüz..

Özgürsünüz ama bedel ödeme konusunda da sorumlusunuz.

Düz mantık konusuna kendi hayatımdan da yaşanmış bir örnek vererek ve asıl konuya geçeyim;

Küçükken annem “odanı topla” derdi, benim oda toplama sözünden anladığım ise, ortada dağınık olarak duran eşyaları, yatağımın altına ayağımla iterek,  gizleyip, onları GÖZ ÖNÜNDEN KALDIRMAMDAN İBARETTİ.

Bu bir düz mantıktır.

Göz önünden kaldırdım ve konu kapandı zannettim. 

Ama her seferinde, annemin yatağımın altında eşyaları bulması sonrasında çıkarttığı ses frekansından da anladım ki konu annem için henüz kapanmamış!

Anneniz bu durumlarda konuyu size paşa paşa anlatır. Hepsini tekrar toparlarsınız, ceza varsa onları elde siz yıkar, kurutur ve ütülersiniz ya da başka türlü bir ceza ile karşılaşırsınız, çamaşırları toparlayıp, makineye götürene kadar eşyalarınız yıkanmaz, leş gibi kalırsınız.

Çare;

Sizin konuyu çözmeniz gerek, düz mantık işe yaramaz!

GÖZ ÖNÜNDEN KALDIRMA deyimini büyük harflerle yazdım. Yani “kıytırık” aklımızla, karşımızdaki diğer akılların tamamını küçümseyerek, bir anlamda gaflet içinde bulunarak,  düz mantık yapmaya, sihir yapmaya ve o konuyu göz önünden yok etmeye çalışırız.

Ama sokak ağzıyla söyleyelim; Yemezler kardeşim!

Yaşamın her alanında olabileceği gibi, sanat dünyası ile ilgili analizler yapılırken, eksik bilgiden dolayı doğru analiz yapılamayabilir.

 Niyetimizi belli edelim ki art niyet aranmasın!

Cahillik demiyorum. Eksik bilgi diyorum.

Eğer durum böyleyse, yani bilgi eksikse, bu anlamdaki analizler doğru yöntem ile yapılamaz ve konu düz mantık çözülmeye çalışılırsa, düşüncede problem oluşur.

Buna müzikte “kakafoni” denir.

Vikipedi sözlüğü “Kakafoni” için n” ne dinlemesi ne anlaması kolaydır, uyumsuzluktur” diye açıklama yapmıştır.

Müzikal anlamda, yasasına uygun kullanılmayan seslerin birliğini “kakafoni” olarak nitelersek, o zaman sanat dünyasında, müzikal anlamda yapılan analizlerdeki uyumsuzluğu da “Kakafoni” olarak niteleyebiliriz.

Herkes bir konunun en basit hali ile aktarılmasından hoşlanır ve eğer konu çok açık ve basit bir şekilde anlatılmazsa doğru karar veremez ve düz mantık yoluna gider.

Yani kendi anlamaz, anlayana sorar.

Bu nokta çok önemli, konunun nirengi noktası burası!

Halk kendisine anlatılan şeyi anlamazsa, anlayamazsa, yani, bir konu, olay kendisine en ince ayrıntısına kadar anlayacağı bir dil ile anlatılmaz ve en açık şekilde açıklanmazsa, o zaman konuyu, bir anlayan olduğunu söyleyen “BİR BİLEN” dilinden anlamaya çalışır.

Peki..

Siz bir bilenin neyi bildiğini, neyi bilmediğini ya da ne kadar bildiğini nasıl anlayacaksınız? Siz zaten konu hakkında bir bilgi sahibi değilsiniz ki?

EĞER SİZ BİLGİ SAHİBİ BİRİ DEĞİLSENİZ, BİR BİLENİN NE KADAR BİLDİĞİ, NE BİLDİĞİNİ ASLA ANLAYAMAZSINIZ.

Ve “o ne derse o ” durumu ile karşı karşıya kalırsınız. Yani onun anlattığının kulu olursunuz. Özgürce düşünemezsiniz. Çünkü düşünme konusunu düşünecek bilginiz yok! Bağımsız, özgür olamazsınız. Fikriniz, vicdanınız hür olarak karar veremez!

Halkın anlamadığı konuyu anladığını, bildiğini iddia eden ve onlara anlatacağını söyleyen kişi, yani “BİR BİLEN” söz konusu din olursa, din alimin anlatmayı başaramadığını anlatan ÜFÜRÜKÇÜ, söz konusu  DEMOKRASİ olursa da, bu kişi DİKTATÖR’dür. 

Sanat ve sanatçı söz konusu olduğunda, sanatçının yerine soyunan kişiliğin ismini bu yazıda bulmaya çalışalım.

Örnekler çok fazlalaştırılabilir, ama işin özü, konunun doğru anlatılamadığı yerlerde ortaya mutlaka fırsatçıların çıkacağıdır.

Halk ağzıyla söyleyelim; Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler !

Peki!

Sanat söz konusu olunca, anlatan “BİR BİLEN” izah eden, açıklayan kimdir?

Açıklamaları anlayan kimdir? 

“Açıklamaları anlayan kimdir” diye soruyoruz çünkü açıklama varsa orada anlamayan da vardır. Anlamayan olmasaydı açıklama da olmazdı.

Sanatta düz kontak yapılan alanlar var mıdır?

Eğer öyleyse, yani varsa, bunu kim, nasıl anlayacak?  

Üstat Bethoween, medya önünde yeni eserini bir buçuk saatte icra etmiş, eserin bitiminde medya sormuş; Üstat bu eserinizde ne anlamak istediniz?

Üstat da cevap vermiş; O zaman bir daha çalayım!

Yani “eseri duyduğunuzda içimdeki fırtınaları, duygu dünyamı, aşkımı, öfkemi, kıskançlığımı hissedemediniz mi” diye sormuş oldu üstat ve devamla “madem tam olarak duygularımı ve o duyguları bende oluşturan günler, geceler, olaylar, yıkımlara sizi götüremedim, bir daha çalayım da bu kez sizi kendi iç dünyama çekeyim” demiş oldu.

Yani sanatçının eseri konuşur. Kendi konuşmaz. Dikkat ederseniz bu tip üstat sanatçıların eserleri kendileri var olmamasına karşın yüzyıllardan beri konuşuyor.

Sanat dünyasının yaptığı sanat anlaşılmış olsaydı, halk kendine lazım olanı almış, kullanmış ve çıkarım yapmış olmalıydı. Yani sanatçıların işleri konuşmuyorsa, o zaman ağızları konuşmaya başlar.  “Ağzı olan konuşuyor efsanesi” buradan çıkar.

Bu durumda, yaptığı sanatın anlaşılmamış olduğunu düşünen sanat emekçisinin ilk yaptığı şey klasiktir

“Yaptığım sanatı anlayabilecek zekâ yok!” der ve klasik kibir hastalığına tutulur.

Ancak sanat emekçisi bunu korkusundan dolayı medya önünde söyleyemez, ama düşünce onu kemirir.

Bu tip “sözde sanatçının” cesareti yoktur.  Korkar medyadan.

Eğer  “Yaptığım sanatı anlayabilecek zeka yok!” sözünü açıktan, yekten ve korkusuzuca söyleyecek olursa, zaten onun sanatını anlamamış olanlar, yani halk, kendinin küçümsendiğini düşünür, konuyu böyle alır ve anlamayı deneme imkânı olsa da, bu sözü söyleyeni artık zaten anlamak istemez. Çünkü halk, bu konuda seçeneğinin çok olduğu ZANNI ile yaşar ve bir sanatçıyı anlamayı deneme lüksü yoktur.

Bu anlamda iddia sahibi, yani sanatçı halkın gözünden düşer, psikolojisi bozulur!

Biraz dikkatlice bakılırsa bu örnekler çokça görülür.

 Bu ruh hali, bu psikoloji ve korku, sanat iddialısını sahteleştirir, yapaylaşır, kendi olamaz, ikileme düşer. Bir türlü ne söyleyeceğini, ne yapacağını tasarlayamaz.

Sanat ürettiğini İDDİA eden kişilerin üzerine düşünen, onların ne ne yaptığını, neyi yapamadığını irdeleyen sanat eleştirmenin düşüncesi ise şudur;

Sanatçı kendini, anlatmayı beceremediğinin farkında değil, kibri gözlerini örtmüş ve içinde bulunduğu durumu anlamasını engelliyor!

Peki!

Halk bu düşüncelerden haberdar mı? Yani kendi üzerinden yürütülen bu savaşı fark edebiliyor mu? 

“Kendi üzerinden” diyorum çünkü bunlar, yani bu görünmeyen ve çok sağlam, çelik gibi sinir gerektiren bu psikolojik savaşlar,  sanat eleştirmeni ile sanatçının evinde olmaz, bunlar herkesin gözü önünde ve medya üzerinden olur. Böyle olunca da konu halkın üzerinden yürütülür.

Medyada herkesin önünde söylenmiş, yani yayınlanmış olan sözlerden bunu kolayca anlayabilirsiniz.

Konu genel olarak bir üçleme üzerinden seyreder;

1 )       Sanatçı, sanat yapıyor ve bunun ya anlaşıldığını ya anlaşılmadığını düşünüyor, kendini var etmek istiyor ve çıkışlarla, açıklamalarla kendine yol arıyor.

2 )       Eleştirmen, halkın kafasında bir anlam oluşturma işini, sanatçının niye yapabildiğini ya da yapamadığını gözler önüne seriyor

3 )       Halk ise artık gizlenemez olan, yani yayınlanmış olan düşünce dünyasının tüm görünüşlerini izliyor. ( Medya, internet vs ) Yani eğer yapılan sanat olsa da olmasa da var olan görünüşler üzerine yapılan eleştiriyi de görüyor ve nihayetinde bir KARAR veriyor

Sonuçta halk,  duygu anlamında kendini iyi hissetmeli,  tüm bu düşünce hareketlerinden, yani sanat olarak kendine sunulandan bir yarar sağlamalı, mutlu olmalıydı.

Bu gerçekleşti mi gerçekleşmedi mi en iyi halk bilir.

Kişi kendini bilmek gibi irfan olmazmış.

Sonuçta doğru karar verebilecek kimdir?

Eleştirmenler mi?

Magazin medyası mı?

Halk mı?

Sanatçılar mı?

Entellektüeller mi?

Aydınlar mı?

Aydın sanatçı mı?

Müzik ruhun gıdasıdır.

Gıdanın olduğu yerde iyi beslenme vardır, kötü beslenme vardır.

Düz mantık yaparsak, o zaman kötü gıda, yani kötü beslenme, zehir etkisi yapar.

Toplum ruhunu besleyecek olan gıda da sanat, bu yazının konusu müzik olmasından hareketle, müzik bizde “gıda zehirlenmesi” yaparsa, biz bu hastalık konusunda hangi doktora gideceğiz ve bundan nasıl kurtulacağız?

Hani demişler ya “Sanatçı alnında nûru ilk hissedendir”

Ünlü besteci Johann Strauss’ın bir tek Mavi Tuna’sı ile insanlığa yetmiş bin doktordan daha çok hizmet ettiği söylenir. Kuşkusuz bu kavrayışa ulaşanlar, çağdaş bir ulusal kültür için güzel sanatların vazgeçilmez değerini bilenlerdir. 

Ölçülerin değiştiği ve değişeceği açıktır, ama ilerleme ve gelişme ölçüsüzlük demek değildir. Montesquieu’nün de ‘bir toplumda yenilikleri benimseme yeteneğinin ölçüsü, müzikte yenileşmeyi benimseme yeteneğinde belli olur’

Aslında her biri ayrı bir kulvar olan düşünce arenalarındaki durum birbirine çok benzemiyor mu?

Yani hangi müzik gerçekten iyi?

Kim en iyi müziği ya da sanatı yapıyor?

Halk buna nasıl karar verecek?

Kafalar karışık.

Açıklamalar çok!

Bu sadece sanat dünyasında mı böyle?

Diğer düşünce alanlarında da aynı kafa karışıklığı yok mu?

Kimin doğru kimin yanlış olduğunu belirleyecek olan kriter yada ilkeleri kim nasıl belirleyecek?

Kolestrol ilacı iyi mi değil mi? Kafalar karışık!

Maçtaki pozisyon penalımıydı değil miydi? Kafalar karışık!

Hangi uzman hukuk adamının yorumu doğru, hangisinin değil? Kafalar karışık!

Tezkereler barış mı getirecek savaş mı? Kafalar karışık!

Aynı durum sanat dünyasında da geçerli! Kafalar karışık!

Kakafoni var !

“İyi müzik-kötü müzik” tartışmasında bilimsel kriterler, tüm dünyada yapılan ve literatüre geçmiş binlerce deney ele alınabilir ve inanın bu bilimsel deneyler çok fazladır, deneylenmiş, yani ispatlanmıştır;

Ve bu deneyler gösterdi ki klasik müzik dinleyen inekler iki kat süt veriyor!

Aynı ineklere “kötü” diye nitelenen arabesk” müziği dinletirsek bir yol almış olur muyuz?

O zaman doğrular konusunda nasıl karar vereceğiz?

Anayasa mahkemesine giden bir dava ile ilgili tartışmalara bakın, orada da sanat dünyasına benzer bir durum göreceksiniz!

Edep dairesinde “tartışır gibi görünen” hukukçular bir konu hakkında ne düşünüyor?

 “Esastan mı gircez, usulden mi gircez”

Aslında nerden girecekleri çok da önemli değildir. Halk da zaten, ne nerden girdiğine bakıyor ne de nerden girdiğini bilebiliyor.

İşin hakikati, hangimiz anayasa ile ilgili bilgi sahibiyizdir?

Bu tip bir konu medya önünde tartışıldığında siz iki tane anayasa profesörünün fikir birliğine vardığını gördünüz mü?

Gücü yetmeyen, kendini ifade edemeyen, güce, kaba kuvvete ona da gücü yetmiyorsa kaba dile başvuruyor.  Şiddet oluşuyor. Şiddet dil ile de oluşabiliyor.

Bu anlamda düşünen kişilerin işi zordur.

Şahsi fikirlerim ise şunlar;

Bence aklın yolu bir değildir. Zevkler ve renkler tartışılmalıdır.

Birçok akıldan çok güzel şey çıkabilir ve bu değişik görüşler bizi farklı yollardan bir noktaya getirebilir. Bu bir denize açılan birçok nehir gibi düşünülebilir. Sanatçılar ve düşün insanları nehir gibidir. Tüm nehirler bir denize dökülür ve bu deniz bizim ortak şuurumuzdur.

Bence tüm fikirler değerlidir ve biz birbirimizi dinlemeli ve değer vermeliyiz ve bir kişinin hele hele bir sanatçı, bir düşün insanının kendini anti-patik gösterme pahasına da olsa niye bunu yaptığını anlamaya gayret etmeliyiz. 

Bu yazı hepimizin akıllarında soru yaratabilmesi içindi!

Çünkü soru cevabın anahtarıdır. Sorusu olmayanın cevabı yoktur.

O zaman şu şarkıyı söylersiniz; Bir garip yolcuyum, hayat yolunda, yolumu kaybettim, perişanım ben.

Yolu,  ilkesi olmayanın sonu hüsran olur

 

Sevgi dolu Saygılarımla

celik@celikerisci.com

www.celikerisci.com

 

Yorumlar